PR’da Her Şey Yolunda. Peki, Gerçekten Ne Başardık?
PR’da Her Şey Yolunda. Peki, Gerçekten Ne Başardık?
Bir PR
raporunda 300 haber, 20 milyon potansiyel erişim ve milyonlarca liralık reklam
eşdeğeri görmek mümkün. Sunum başarılı görünüyor. Hatta ilk bakışta
tartışılacak pek bir şey de yok.
Peki ya yönetim
toplantısında biri çıkıp şu soruyu sorarsa?
“Güzel. Peki
bütün bunlar bize ne kazandırdı?”
İşte o anda,
iletişim sektörünün yıllardır etrafından dolaştığı soruyla karşı karşıya
kalıyoruz.
Çünkü haber
sayısını biliyoruz. Erişimi hesaplayabiliyoruz. Görünürlüğü raporlayabiliyoruz.
Peki, bütün bunların markanın itibarına, insanların davranışlarına veya
şirketin iş sonuçlarına nasıl yansıdığını ne ölçüde biliyoruz?
Bana kalırsa PR
sektörünün temel sorunlarından biri tam da burada başlıyor. İletişim
faaliyetlerini ölçmekte giderek daha başarılı oluyoruz. Ancak ölçtüğümüz
sonuçların gerçekte ne anlama geldiğini açıklamakta aynı başarıyı gösterdiğimiz
söylenemez.
Üstelik sorun
yeni değil. Değişen, sorunun kendisinden çok onu görünür kılan koşullar.
Rakamlar
konuşuyor. Peki, gerçekten ne söylüyorlar?
İletişim
sektörü uzun yıllardır yaptığı işi anlatmak için sayılara başvuruyor. Kaç haber
çıktı, kaç kişiye ulaşıldı, mesajlar ne kadar görünür oldu, reklam eşdeğeri ne
kadar tuttu?
Bunların
hepsinin bir karşılığı var. Hiçbiri bütünüyle anlamsız değil.
Ancak bir
noktada, ölçülmesi kolay olanla gerçekten önemli olanı birbirine karıştırmaya
başladık.
Bir haberin
yayımlanması ölçülebilir. O haberin kaç kişiye ulaştığı tahmin edilebilir.
Fakat haberi gören insanların ne düşündüğünü, markaya duydukları güvenin
değişip değişmediğini veya satın alma kararlarında farklı bir rol oynayıp
oynamadığını anlamak çok daha zor.
Yine de
raporların dili zaman zaman bu mesafeyi ortadan kaldırıyor. Görünürlük, etki
gibi sunuluyor. Erişim, etkileşimle karıştırılıyor. Aynı dönemde gerçekleşen
iki gelişme, aralarında kanıtlanmış bir neden-sonuç ilişkisi varmış gibi
anlatılabiliyor.
Böylece ortaya
etkileyici bir tablo çıkıyor. Ama tablonun ne kadarının gerçek bir iş sonucunu
temsil ettiği belirsiz kalabiliyor.
Asıl mesele, elimizde kaç veri olduğu değil; o verilerle neyi kanıtlayabildiğimiz.
PRNEWS’ta Susan
Thomas tarafından kaleme alınan “PR Doesn’t Need a New ROI Formula. Ask
These 4 Questions Instead” başlıklı makale, bu tartışmaya güncel bir
perspektif sunuyor.
12 Ekim 2026
tarihinde yayımlanan yazıda aktarılan 10Fold araştırması, iletişim verileriyle
karar alma süreçleri arasındaki dikkat çekici bir çelişkiye işaret ediyor.
Araştırmaya
katılan 400 B2B teknoloji pazarlama ve iletişim liderinin yüzde 84’ü,
kazanılmış medya ve içerik performansına ilişkin ölçümlerin strateji veya bütçe
kararlarını zaman zaman ya da çok sık etkilediğini belirtiyor. Buna karşılık
yalnızca yüzde 49’u iletişim verilerinin doğruluğuna ve eksiksizliğine yüksek
düzeyde güven duyuyor.
Başka bir
ifadeyle, kararlarımızı etkileyen verilere aynı ölçüde güvenmiyoruz.
Bence burada
yalnızca bir ölçümleme problemi yok. Bir yönetim problemi de var.
Çünkü iletişim
bütçeleri, ajans performansları ve stratejik öncelikler bu raporlar üzerinden
değerlendiriliyor. Bir başka deyişle, ölçümleme yalnızca geçmişte ne
yaptığımızı anlatmıyor; gelecekte neye yatırım yapılacağını da etkiliyor.
Böyle bir
ortamda, rakamları olduğundan daha büyük göstermek ya da kanıtlanmamış
sonuçları başarı hanesine yazmak basit bir raporlama hatası olmaktan çıkıyor.
Kaynakların yanlış yönlendirilmesine neden olabilecek bir karar problemine
dönüşüyor.
İletişimin değerini anlatmak zorundayız. Ancak bunu yaparken değeri olduğundan büyük göstermek zorunda değiliz.
Burada önemli
bir ayrım yapmak gerekiyor.
PR
faaliyetlerinin tamamı doğrudan satış yaratmak için yapılmaz. Kurumsal itibarın
korunması, krizlerin yönetilmesi, çalışanların kuruma duyduğu güvenin
güçlendirilmesi veya bir markanın uzun vadeli konumlandırılması da iletişimin
temel sorumlulukları arasındadır.
Bunların
değerini yalnızca satış rakamlarıyla ölçmeye çalışmak ne kadar yanlışsa, ticari
sonuçlarla bağlantısı araştırılabilecek bir çalışmayı yalnızca haber sayısıyla
değerlendirmek de o kadar eksiktir.
Diyelim ki bir
marka hakkında yayımlanan haberlerin sayısı arttı. Bu, görünürlüğün
yükseldiğini gösterebilir. Peki, haberler hedeflenen kitleye ulaştı mı?
Markanın vermek istediği mesaj doğru aktarıldı mı? İnsanların markaya ilişkin
algısında bir değişiklik oldu mu?
Bunların
yanıtlarını bilmiyorsak, başarılı bir medya çalışması gerçekleştirmiş
olabiliriz. Ancak bundan hareketle markanın itibarını güçlendirdiğimizi kesin
olarak söyleyemeyiz.
Benzer şekilde,
bir haberin ardından web sitesi trafiğinin artması da tek başına PR'ın ticari
sonuç yarattığını kanıtlamaz. Bu ziyaretçilerin kim olduğunu, ne yaptığını ve
sonraki aşamalarda nasıl davrandığını incelemek gerekir.
Belki de
sektörün en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla başarı göstergesi değil; başarının
hangi aşamada olduğunu doğru tanımlayabilmek.
Çünkü bir
faaliyet çıktısı ile iş sonucu aynı şey değildir. Aralarındaki bağlantıyı
kurmak ise rapordaki rakamları yan yana dizmekten daha fazlasını gerektirir.
Asıl sorun,
nedensellik iddiasında başlıyor
İletişim
ölçümlemesinde en sık karşılaştığımız tuzaklardan biri, aynı dönemde
gerçekleşen gelişmeleri birbirine bağlama eğilimi.
Medya
görünürlüğü artıyor. Markalı aramalar yükseliyor. Web sitesi trafiği büyüyor.
Bunların hepsi
olumlu gelişmeler olabilir. Peki, arama hacmindeki artışı PR mı yarattı? Yoksa
aynı dönemde yürütülen reklam kampanyası, yeni bir ürün lansmanı, fiyat
değişikliği veya pazardaki başka bir gelişme mi etkili oldu?
Yalnızca bu
göstergelerin aynı dönemde yükseldiğini biliyorsak, kesin bir nedensellik
ilişkisi kuramayız.
Elimizdeki
veriler bir bağlantıya işaret edebilir. Bu bağlantı araştırılmaya değer
olabilir. Ancak bir ihtimalin güçlü bir iddiaya dönüşebilmesi için daha fazla
kanıta ihtiyacımız vardır.
Bu ayrım ilk
bakışta teknik görünebilir. Oysa mesleki güvenilirliğin temelini oluşturur.
Bir iletişim
yöneticisinin görevi, yaptığı işin değerini mümkün olan en yüksek sesle
anlatmak değildir. Elde ettiği sonucu doğru yorumlamak, belirsizlikleri görmek
ve yönetime güvenilir bir değerlendirme sunmaktır.
Bazen “Bu
çalışmanın satışlara doğrudan etkisini henüz ölçemiyoruz” demek, etkileyici bir
başarı hikâyesi anlatmaktan çok daha değerlidir.
Çünkü güven, her soruya kesin bir yanıt vermekle değil, hangi soruların yanıtını bildiğini ve hangilerinin hâlâ araştırılması gerektiğini bilmekle oluşur.
Bana göre iyi
bir rapor üç soruya yanıt vermeli.
İlk olarak, ne
yaptık? Kaç haber yayımlandı, hangi mesajlar öne çıktı, hangi kitlelere
ulaşıldı? Bu bölüm, iletişim faaliyetinin çıktısını ortaya koyar.
İkinci olarak, ne
değişti? Hedef kitlenin etkileşiminde, marka algısında, bilgi taleplerinde
veya davranışlarında ölçülebilir bir değişim oldu mu? Bu bölüm, faaliyetin
karşılığını anlamamızı sağlar.
Üçüncü olarak, bu
sonuç şirket için neden önemli? Elde edilen bulgular marka stratejisini,
iletişim önceliklerini veya bütçe dağılımını nasıl etkilemeli? Hangi sonuçlar
daha fazla yatırım yapılmasını, hangileri yaklaşımın değiştirilmesini
gerektiriyor?
Bu soruların
her zaman kesin yanıtları olmayabilir. Önemli olan, verinin desteklediği
sonuçla henüz doğrulanmamış varsayımı birbirinden ayırabilmek.
Susan Thomas’ın
makalesinde öne çıkan dört soru da bu yaklaşımın özünü oluşturuyor:
- Ne gözlemledik?
- Bunu nasıl ölçtük?
- Bu kanıt hangi sonucu destekliyor?
- Neyi hâlâ bilmiyoruz?
Özellikle son
soru önemli. Çünkü iletişim ekipleri çoğu zaman elde ettikleri sonucu anlatmaya
odaklanırken, eksik olan bağlantıları gözden kaçırabiliyor.
Oysa
ölçümlemenin asıl değeri, yalnızca geçmişi açıklamasında değil, gelecekte neyi
daha iyi yapabileceğimizi göstermesinde yatıyor.
Bir raporun sonunda yalnızca kaç haber çıktığını değil, hangi mesajın karşılık bulduğunu, hangi kitlenin yeterince etkilenmediğini ve sonraki dönemde neyin değişmesi gerektiğini de biliyorsak, o rapor artık yalnızca bir performans belgesi değildir. Karar alma aracıdır.
PR sektöründe
yatırım getirisini (ROI) hesaplamak için daha iyi bir formül arayışı anlaşılır.
Şirketler yaptıkları yatırımların karşılığını görmek istiyor. İletişim
bütçelerinin de bu beklentinin dışında kalması mümkün değil.
Ancak bütün
iletişim faaliyetlerini tek bir formülle açıklamaya çalışmak, sorunu çözmek
yerine büyütebilir.
Çünkü her
faaliyetin amacı farklıdır. Kriz iletişiminin başarısı, bir ürün lansmanının
başarısıyla aynı göstergeler üzerinden değerlendirilemez. Kurumsal itibarın
uzun vadeli etkisini, kısa vadeli web trafiğiyle açıklayamayız. Marka güvenini
de yalnızca haber sayısına indirgeyemeyiz.
İhtiyacımız
olan, her faaliyet için ayrı ve karmaşık formüller üretmekten önce, neyi ölçmek
istediğimizi açıkça tanımlamak.
Ardından, o
hedefe uygun göstergeleri belirlemek ve elde ettiğimiz verilerin hangi
sonuçları desteklediğini dürüstçe değerlendirmek.
Bu yaklaşım,
iletişimin değerini küçültmez. Tam tersine, onu daha sağlam bir zemine taşır.
Çünkü
iletişimin değerini kanıtlamak ile iletişimin değerini abartmak arasında ince
ama hayati bir çizgi vardır.
O çizgiyi
koruyabildiğimiz ölçüde, raporlarımız yalnızca etkileyici görünmekle kalmaz;
güvenilir de olur.
Sonuçta
mesele kaç haber değil
Bir süre sonra
yöneticiler de müşteriler de rakamların büyüklüğünden çok, o rakamların ne
anlama geldiğini merak ediyor.
Kaç kişiye
ulaştığımız kadar kimlere ulaştığımızı, kaç haber çıktığı kadar hangi mesajın
karşılık bulduğunu, ne kadar görünür olduğumuz kadar bu görünürlüğün hangi
amaca hizmet ettiğini bilmek istiyorlar.
Bu sorulara
yanıt vermek kolay değil. Farklı veri kaynaklarını bir araya getirmeyi,
ölçümleme yöntemlerini geliştirmeyi ve bazen henüz kesin bir sonuca
ulaşamadığımızı kabul etmeyi gerektiriyor.
Ama iletişimin
stratejik bir fonksiyon olarak güçlenmesi de tam burada başlıyor.
Çünkü iyi
bir PR çalışması görünürlük yaratır. İyi bir PR raporu ise bu görünürlüğün ne
anlama geldiğini açıklar.
Aradaki farkı
anlayabildiğimizde, iletişimin değerini anlatmak için daha büyük rakamlara
ihtiyaç duymayız. Daha doğru sorular sormamız yeterli olur.
Belki de PR’ın
yeni bir ROI formülüne ihtiyacı yoktur.
Belki de asıl
ihtiyacımız, elimizdeki rakamların bize söylemediği şeyleri de görebilmek ve
başarı hikâyemizi kanıtlarımızın izin verdiği yerde kurabilmektir.
Sonuçta
iletişimin gerçek değeri, raporun kaç sayfa olduğu ya da kaç sıfır içerdiğiyle
değil, kurumun daha doğru kararlar almasına ne ölçüde yardımcı olduğuyla
anlaşılır.
Kaynak: Susan Thomas, “PR Doesn’t Need a New
ROI Formula. Ask These 4 Questions Instead”, PRNEWS, 12 Ekim 2026. Orijinal makale
Yorumlar